Yüzüklerin Efendisi’nin Sosyolojik Mesajı

yüzüklerin efendisi

J. R. R. Tolkien, 1937 yılında Yüzüklerin Efendisini  1949’da tamamladığında geride yalnızca mitolojiden ve kendi hayal dünyasından beslenen bir kurgu bırakmamış; aynı zamanda yaşadığı çağın toplumsal olaylarının ve olgularının da geniş bir portresini  çizmiştir.  Bu portreyi bilinçli mi yoksa bilinçsizce mi çizdiği akıllarda bir soru işareti oluşturuyor olsa da, bu belirsizlik durumu görünenin bilgisine değil görünenin ardındaki bilgiye ulaşmayı amaçlayan sosyoloji için uçsuz bucaksız bir analiz denizinin doğduğu gerçeğini değiştirmiyor.

ring

3 Ocak 1892 – 2 Eylül 1973 yılları arasında yaşamış olan Tolkien toplumsal düzenin akışını değiştiren olaylara tanıklık etmek açısından oldukça verimli tarihler arasında hayatını sürdürdüğünü söyleyebiliriz:

I. ve II. Dünya Savaşı, sanayileşme beraberinde değişen işgücü piyasası, yenilenmiş bir sınıflı toplum yapısı, ulus devletlerin yükselişi ve hepsiyle birlikte anılan modernizm. Bir de bunları, 21. Yüzyıl’da yani günümüzde sonuçlarıyla en fazla yüzleştiğimiz olaylar kategorisine dahil etmemiz yanlış olmayacaktır. Böylece, C. Wright Mills’in de Toplumbilimsel Düşün çalışmasında her bir birey için vurguladığı düşünceden yola çıkarak Tolkien’in biyografisinin, sahip olduğu bireysel özelliklerin yanı sıra yaşadığı dönemin sosyal, ekonomik, politik vb. olayların ışığında şekillendiğini öne sürebiliriz. Bizler için ise bu durumun sosyolojik bakış açısını kullanarak Tolkien’in anlam dünyasının ve böylece eserlerinin yorumlamasına kapı araladığını söyleyebiliriz.

Orta Dünya halkları, Sauron’un otoritesine başkaldırdığında ve  Isildur, Sauron’u kılıcıyla alt ederek o değerli yüzüğe sahip olduğunda tıpkı aydınlanma hareketinde olduğu gibi özgürlük düşüncesi insanların başını döndürmüş ve onlar için umudun kapıları açılmıştır. Yıllarca hüküm sürmüş olan baskıcı sistem Sauron’un yani şeytanlaştırılanın yıkılışıyla birlikte son bulmuş ve barışın hüküm süreceği beklentisi baş göstermiştir. Fakat Isıldur ondan bekleneni yani yüzüğü yok etmeye dair verdiği sözü tutmamış ve onu kendine ait ilan ederek Sauron’a yaşaması için adeta ikinci bir şans vermiştir.

Yüzüğün kişiler arasında dolaşımda olduğu süreç içinde; Sauron fiziksel formunu her ne kadar Isıldur’un darbesiyle kaybetmiş olsa da ruhundan hiçbir şey eksilmemiştir. Savaş için meydanlarda boy gösteremeyecek olması bu büyük gücün Orta Dünya’yı rahat bıraktığı anlamına asla gelmeyecektir. Yüzüklerin Efendisi’nde buraya kadar anlatılanların, modern dünyada yaşayan bireylere çok da yabancı olduğunu söyleyemeyiz. Tolkien her ne kadar Yüzüklerin Efendisi’nin toplumsal olaylara atıfta bulunmadığını iddia ederek eserin alegorik bir roman olma özelliğini taşıdığını kabul etmese de, Yüzüklerin Efendisi’nin büyük bir aydınlanma ve modernizm eleştirisi taşıdığını düşünmekteyim.

Aydınlanma, reform, rönesans gibi kavramlar birçoğumuzda olumsuz hisler uyandırmaktan oldukça uzaktır. Yıllardır özellikle batıda övülerek göklere yükseltilen, Ortaçağ’ın skolastik düzeni sonrası halklar tarafından alkışlarla karşılanan ve çağın gereği sayılan modernizm ve aydınlanma aklın kullanımını vurgulayarak insanlara rasyonel düşünceyi pazarlamış ve beraberinde özgür eylemi vaat etmiştir. Evet değişen bir şeyler vardır fakat geleneksel düşünceyi kitlesel bir hareketle terk ederek özgürlüğü avucunun içine aldığını düşünen insan aslında özgürlük adına nerededir? Otoritelerce halklara sunulan bu yeni düzen vaatlerini tutmakta ve gerçekten bireyleri düşündükleri ölçüde bağımsız kılmakta başarılı olmuş mudur?

Yüzük Sauron’un elinden alındığında, Orta Dünya halkları bunu haklı bir galibiyet olarak görmüş ve kötülüğün yok edildiğini ilan etmişlerdi. Tıpkı skolastik düşünceyi ve Ortaçağ’ın karanlığını yıkmak için yola çıkan ve devrimi gerçekleştiren kitleler gibi. Yüzüğü ele geçiren Isıldur ise huzursuzluğu yaratan o sembolü yok etmek yerine yüzüğün gücünün ve yetkisinin ihtişamına kapılarak Orta Dünya’ya verdiği sözü tutmamış ve ihanetle suçlanmıştı. Yani Aydınlanma düşüncesinin modernizmle birlikte yanıltıcı bir özgürlük fikri sunmasının yanı sıra kaçınılan baskının yok olmadığı; sadece biçim değiştirdiği bir düzene kucak açması gibi.

Aydınlanma 17. ve 18. yüzyıllarda var olan totaliterliğe, kastçı-feodal toplum yapısına, baskıcı dinsel dünya görüşüne karşı, yeni olgunlaşmakta olan burjuvazinin yönettiği bir özgürleşim hareketidir. Modernizm düşüncesi ise, bir aydınlanma projesi olarak “sürekli ve doğrusal bir ilerleme” anlayışı üzerine oturmaktadır. Bu ilerlemenin, aydınlanma felsefesine göre belli bir amacı vardır; söz konusu amaç, ideal toplum düzeni olarak ifade edilmektedir (Aslan ve Yılmaz, 2001: 95).

Modernitenin savunucuları olan Durkheim, Simmel ve Parsons gibi sosyologlara göre modernlik, farklılaşmanın, uzmanlaşmanın, bireyselleşmenin, karmaşıklığın, sözleşmeye dayalı ilişkilerin, bilimsel bilginin ve teknolojinin hakim olduğu bir yaşam şeklidir. Modernliğin temel parametreleri kapitalizm, endüstriyalizm, kentlilik, demokrasi, ussallık, bürokrasi, uzmanlaşma, farklılaşma, bilimsel bilgi, teknoloji ve ulus devlet’dir.  Öte yandan Proudhon, teknolojik gelişmenin insanları makineye dönüştürdüğünü Marx ise  teknolojik gelişmenin yabancılaşmaya yol açtığı, toplumsal çelişkileri artırdığı ve çatışmayı hızlandırdığını ifade ederek modernleşmeye radikal eleştirilerde bulunurlar (Aslan ve Yılmaz, 2001: 98).

Karanlığın ve kötülüğün hüküm sürdüğü diyarların halkı Orklar’da Proudhon’un makineleşmiş ve Marx’ın yabancılaşmış insanını görürüz. Birlikte Orta Dünya’ya hükmetmeye cüret eden bu İki Kule, doğayı kontrol etme gücünü elinde bulunduran Isengard  ile özgür halklara boyun eğdirecek olan siyasal otoriteyi taşıyan Mordor’dur.

Saruman’ın bilimsel bilgisi ve teknik hakimiyeti Sauron’un sarsılması zor otoritesiyle birleştiğinde modernizm projesinin temellerinin atılmaya başladığını söyleyebiliriz. Bilim insanını; bir aydını temsil ettiğini düşündüğüm Saruman’ın savaş ve silah için seri üretim adına verdiği “rasyonel” kararlar doğrultusunda yaptığı doğa katliamının da gözler önüne serilmesini bir modernizm eleştirisi olarak okumak yerinde olacaktır. Çünkü modernizm, ilerleme ve ideal düzene ulaşmak adına bilimin de desteğini arkasına alarak insan hayatı da dahil her şeyi çiğnemeyi göze alır. Rasyonel düşüncenin insan hayatının önemini yok sayarak geldiği en uç nokta ise Holocaust’tır.

Modernizmin vaat ettiği şeylerin bir türlü gerçekleşmemesi ve her şeyi çözebileceğine olan yanlış inancın somut olarak yalanlanması (nükleer silahlar, kimyasal atıklar, açlık, yoksulluk, çevre kirlenmesi konularındaki çözümsüzlük), modern bilimin verilerinin kişisel politik tercihlerde kullanılması ve totaliter devletleri ayakta tutmaya yardım etmekle suçlanması, modern bilimde teori ile gerçeklik arasındaki farkların artması, insanın varoluşunun mistik ve metafizik boyutlarıyla ilgilenmemesi hatta görmezden gelmesi ve modern bilimin fazla somutlaşması ve duyguyu unutması modernizme yöneltilen eleştirilerin merkezidir.

Sauron’un fizikselliğini kaybederek adeta bir gözetleme kulesine dönüşmesi direkt akıllara Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve Michel Foucault tarafından da kullanılan “panoptikon”u  getiriyor. Isengard’da ve Mordor’da süren düzen aslında Shire ve Gondor gibi kaderi belirsiz coğrafyalar açısından geleceklerine dair bir senaryo teşkil ediyor. Buna “Yüzük yok edilmeseydi ne olurdu?” senaryosu da diyebiliriz.

Tolkien, kurgusunda yüzüğün yok edilmesini tercih ederek pozitif bir gelecek resmi çizse de bizlere kötü senaryoyu da gösteriyor. Frodo yüzüğün üstesinden gelemezse, Sauron gücünü tamamen toplayarak tüm Orta Dünya halklarını köleleştirecek ve tıpkı Orwell’in 1984’ünde olduğu gibi “gözetim toplumu” düzenine tabi tutacak.

Sanayileşmenin yoğun yaşandığı ve Orklar’ın sadece itaatine ve beden gücüne dayanan bir düzenin hüküm sürdüğü Mordor tam anlamıyla sanayileşmiş toplum düzeni örneğini gözler önüne seriyor. Binlerce Ork, The Eye Of Sauron’un gözetimi eşliğinde makine gibi çalışıyor:  “Foucault disipline edici iktidar söyleminin gerçekleştiği yere, 19. Yüzyıl hapishanelerinde kurulan iktidar teknolojilerinin öncüsü olan Panoptikon’u örnek verir. Panoptikon, ortasında bekçili bir kulenin olduğu bir avluyu saran dikdörtgen bir yapıdır. Binada mahkumlar gardiyanı göremez fakat gardiyan her şeyi görür…Disipline edici iktidarın sürekliliği, mahkumlar asla ne zaman izlendiklerini bilmemeleri nedeniyle kendi davranışlarını kontrol etme ve gözetleme aracılığıyla, kendilerini izlemeyi öğrenme gerçeği nedeniyle var olur”

j.r.r.tolkein

Sauron’un fiziksel ve insani formunu kaybederek bir gözetim sembolüne dönüşmesi de Tolkien’in kontrol toplumunu başlı başına vurguladığı bir diğer noktayı teşkil eder: “Hapsetme, kapatma, işkence etme, öldürme gibi klasik dönemin bedene yönelik baskıcı iktidarı, modern dönemde dışarı kapatma, özgürlüklerle ruhların hapsedilmesine dönüşmüştür. Foucault bu dönemi biyopolitik kontrol ve iktidar çağı olarak ele alır” (Kalan, 2014: 145).

Sanayileşmeyle birlikte doğan işgücü adına nüfusun fazlalığı avantaj teşkil etmeye başlamış ve insan bedeni önem kazanmıştır. Artık Ortaçağ’daki işkenceler, idamlar geride kalmış; iktidar bedenler üzerinde hak sahibi olmuş ve zihinleri istediği yönde doldurarak insanları, sistem için çalışan ve seri üretimden çıkmış askerler konumuna getirmiştir: “Nüfusun ekonomik bir kavram olarak işlev görmeye başlamasından sonra yönetim biçimi bu yönde değişti. Sanayi toplumuna geçişte insan bedeni ve onun verimliliğinin önemi arttı. Siyasal ve ekonomik stratejileri belirlemesi, nüfusa ait değerlerin denetlenmesini ve planlanmasını gerektirmekteydi. Bu sistemin sürekliliğinin sağlanabilmesinin yolu buna uygun normlar geliştirmek ve bunu uygulayacak kurumlar yaratmak yolundan geçiyordu…Hapishane, aile, okul, hastane ve kışlalar disiplini öğrenmenin ve uygulamanın merkezi oldular. Özgürce dolaşan aylaklar ve deliler hastanelere kapatılıp rehabilite edilerek, suçlular hapishanelerde ıslah edilerek “normalizasyon” toplumuna uyum sağlamayı öğrenmeye başladılar”

Tolkien okuyucuya birçok kez kölelik sisteminin gözünün Orta Dünya halklarının üzerinde olduğu mesajını verir: Saruman Orkların nereden geldiğini anlatır “Orklar ilk nasıl yaratıldı biliyor musun? Eskiden Elf’tiler. Karanlık güçlerce ele geçirildiler. İşkence edildiler, berbat bir hayat tarzı dayatıldı. Ve şimdi mükemmelleştiler”. Orta Dünya, aslında başından beri kendi karanlık “geleceği” ile savaşır. Hobbitler’in, Elfler’in, Cüceler’in ve İnsanlar’ın olmaktan ve gitmekten kaçındıkları Orklar, Mordor ve Sauron diğerlerinden tam anlamıyla farklı değildir çünkü her halk günün birinde korktuğu düzene yenik düşebilir.

tolkein

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir