Simulasyon Evreni

Jean Baudrillard ‘ın 20. yüzyıla damgasını vuran kuramı, Matrix filminin içerisinde sıkça geçen felsefi kavram. Ama gerçek filmdekinden daha öte. Biraz felsefe, biraz sosyoloji ve üzerine serpiştirilmiş biraz da kuantum. Gelin öncelikle kavramlarımızı tanıyalım.
 
Simulakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.
Simule Etmek: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmak, göstermek.
Simulasyon: Bir araç , bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyişbiçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.
Implosion: Tüm kavramların anlam zedelenmesine uğrayarak için için kaynama, patlama diyebileceğimiz bir şekilde bir kutbun, diğeri içinde erimesi olayı



Jean Baudrillard  ‘ın Disneyland ‘i herkesin bildiği gibi bir fantezi dünyasıdır. Burası çocuklar için yapılmış bir eğlence dünyasıdır. Burada kişiye verilen mesaj “Disneyland sahte ve kurgu olandır, disneyland ‘i gerçek olanla sadece bir çocuk karıştırabilir, sen bir yetişkinsin ve gerçeğin ne olduğunu biliyorsun.” böylece sözde gerçek insana kabul ettirilir. Halbuki insanın yaşadığı yer de bir kurgudur.

Gerçeğin yeniden üretilmesi, her dönemin temel hastalığıdır. Gerçeğin televizyon ve haber dünyasında olup bittiği bir dünyada yaşıyoruz, bu simülasyon dünyasında her şey anlamını yitiriyor, her şey ekran üzerinde olup bitiyor, savaşlar, felaketler, ölümler, ekran üzerinde yaşanıyor -yaşanmıyor da olabilir ancak burada gerçekten yaşanmış olması ya da olmaması arasında artık bir fark kalmamıştır çünkü toplum üzerinde oluşturacağı reaksiyon aynıdır. Tıpkı Hitler ‘in bisikletçi hikayesi gibi.

Hikaye şöyledir:

Hitler ve Stalin bir barda oturmaktadırlar. Bir adam içeri girer ve barmene bunlar Hitler ve Stalin değil mi? diye sorar.

Barmen “evet, onlar” der.

Sonra adam onlara doğru yürür ve sorar: “selam, ne yapıyorsunuz?”

Hitler cevap verir: “3. dünya savaşını planlıyoruz.”

Adam sorar: “gerçekten mi? neler olacak?”

Hitler: “bu sefer 14 milyon yahudiyi ve bir bisiklet tamircisini öldüreceğiz” der.

Adam sorar: “bir bisiklet tamircisi mi?”

Hitler Stalin ‘e döner ve der ki: “gördün mü, sana kimsenin 14 milyon yahudiyi takmayacağını söylemiştim.

TV demişken reklamları ele alalım. Satın alıyorum, tüketiyorum, keyif alıyorum, türünden bir algıyı sürekli olarak dile getiren ve bilinç altımıza yerleştiren daha yetmezmiş gibi 25. kare tekniğiyle subliminal mesajlar içeren filmlerle ve viral reklam ağlarıyla sürekli kendi gerçekliğini yaratmaktadır.

1971’de Filipinlerde ilkel bir kabile bulundu. Filipinler ‘de dönemin devlet bakanlarından biri olan Manuel Elizalde, adına Tasaday denen ve o güne dek modern dünyayla tanışmamış bir kabile olduğunu duyurdu. Kabile, garip sesler çıkararak anlaşıyor, taş devrindeki gibi taştan aletler kullanıyor, beslenmek için avcılık ve toplayıcılık yapıyorlardı. Üzerlerinde ilkel giysiler vardı. Savaşçı değillerdi ve şiddeti bilmiyorlardı.

Kabile kısa sürede kayıp cennetin ve yitirilen masumiyetin bir sembolü haline geliverdi. Batıdan birçok kişi yaşadıkları bölgeyi ziyarete geldi. Ünlü National Geographic dergisi Tasadaylara sayfalarında yer verdi.

Her şey 1986’da Ferdinand Marcos’un Filipinlerden ayrılmasıyla değişti. Tasadaylarla konuşmak isteyen iki gazeteci onları bulduğunda, yerliler normal evlerde yaşıyor, yöredeki çiftçilerle ticaret yapıyor, hatta ünlü markaların tişörtlerini giyiyorlardı. Gazeteciler gözlerine inanamadı ama gerçek ortadaydı. Kabile üyeleri Elizalde’nin baskısıyla yalnızca kameralar geldiğinde mağaralara gittiklerini, bütün olanların aslında gerçek dışı olduğunu itiraf ettiler. Bu sırada eski bakan, Tasaday kabilesini korumak için kurulmuş bir vakfın milyon dolarlarıyla ülkeyi terk etmişti bile.

Bir Cevap Yazın

yada

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir